İlk gençlik heyecanından mıdır insanın on altılı on yedili yaşlarında en ufak bir şeyden bile mutlu olması? Güzel bir manzaradan, bir bardak demli çaydan, yavru bir kediden, bir dosttan gelen hafif bir tebessümden… Ve her şeyi yeni öğrenmenin telaşından mıdır her yeni güne bir hazine gibi davranması? Son günlerde çok düşünüyorum bunları. Zamanla arttıkça albümlerimizdeki fotoğraflar ve biriktikçe tecrübe edilmiş acılar kırılıyoruz hayata herhalde… Artık güzel manzaralar ertesi günün iş telaşının geçemiyor önüne, demli çaylar iki üç dakikalık çalıntı zamanlara sığdırılıyor, yavru kedileri görmüyor bile gözlerimiz ve her yeni tebessüm yeni bir endişe oluşturuyor gönlümüzde…

Büyüdükçe başımıza bela olan bir çağ hastalığı bu… Bu hastalık ki bulaştıkça bir gizli el sıkar boğazımızı… Sözler söylenemeden biter, mutluluğa dair ne varsa sessiz sedasız gider ömrümüzden… Elimizden de bir şey gelmez sanırız, ‘hayat böyle’ der sineriz köşemize…
Sizin de kapınızı çaldı mı tüm bunlar? Belki de kapıyı bile çalmadan girip kuruldular salonunuza, dağdan gelip bağdakini kovdular!

Oysa yaşamak lazım doludizgin, her geçen anın değerinin bilincinde olmak lazım… Daha geç olmadan, zaman bir cellât gibi bizi kendine uydurmadan, törpülemeden heyecanlarımızı ve öldürmeden içimizde kalan son coşkularımızı, karar verdim ben kendime uyduracağım zamanı… Güzel bir manzaraya karşı bir bardak demli çay ve kucağımda bir kediyle en sevdiğim dostumun yolunu gözleyeceğim…

Çünkü dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun ;
‘ Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana. ‘


HANDE ATAN - 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder