Buruk bir anneler günü daha geçiridim.. (Babaannemin anısına)

Bugün Sakıp Sabancı’nın ölüm yıl dönümü, 4 yıl oldu, ne kadar çok ağlamıştın haberlerde defnedilişi izlerken… Anlam verememiştim, ölümün arkasından o kadar çok gözyaşı dökülebileceğine, üstelik tanımadığın birinin ardından…

Bilemezdim, insanın canından can koptuğunu… Başlarda inanılmıyormuş sonra ise kelimenin tam anlamıyla yetim kalıyormuşsun ve ‘her ölüm erken ölüm’ müş gerçekten…

Sakıp Sabancı’nın vefatından tam 4 gün sonra 14 Nisan 2004 de sen ayrıldın aramızdan, yanımızdan, evimizden… Saat 18.30 civarıymış, benim daldığım o garip uykumdan yağmur sesiyle titreyerek uyandığım zamanmış tam olarak… Bir iki dakika geçmedi aradılar zaten hastaneden…

‘Hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı buna ilacı …’ bir daha hiç dinleyemedim bu türküyü… Ne de severdin inciri… Ah babaanneciğim, seninle son kez vedalaşabildim, ne kadar şanslı olduğumu biliyorum, vedalaşıyorduk, ancak ben sana yakıştıramıyordum ki…

Annem anlatır ya hep; ben 2 yaşındayken sen Almanya’ya gitmişsin kuzenimin doğumu için, ben hep seni koltukların altında aramışım birde çok sevdiğim Nilüfer’i dinlemişim… Nasıl da anlıyordun şarkıların hüznünü diye ekler annem… ‘Hani verdiğin sözler / Hani ellerin nerde / Hani huzur bulduğum deniz gözerin nerde? ‘ Tam olarak bu şarkı mıydı o zamanlar dinlediğim bilemiyorum ama daha sonra ne zaman gitsen evden ben hep Nilüferin sesinden dinlerdim ‘…hani sen hep benim olacaktın şimdi nerdesin nerde?’

Neredesin babaanne? Keşke yine camlarda beklesen beni azıcık geç kaldığımda, keşke yine eskiyen bir şeyimi atmak istediğimde kızsan bana, keşke o nefis böreğinin tarifini versen… Keşkeler çok babaannem…

Seni hiç unutmadım, her an aklımdasın, her ne yaparsam yapayım biliyorum ki yanımdasın…
Bugün Sakıp Sabancı vefat edeli tam 4 yıl oldu babaanne, sen ne kadar çok ağlamıştın !


HANDE ATAN (BURSA 2008)
Yüzümde ister istemez kocaman bir gülüş belirerek girdim yeni kapısından... Kapısı değişmiş, kantini değişmiş hatta hocaların bile bir kısmı değişmiş olan üniversiteme... İçimden o günlerden kalma şarkılar mırıldanarak ve ister istemez tanıdık yüzler arayarak... Başımı ne yöne çevirsem çığ gibi anılar devrildi üzerime ; kah güldüğüm kah ağladığım... Şu köşede çimlerde Elif ile oturmuşuz, karşıdan Tuğba ile yürüyoruz ; Kadıköy'e gitme telaşıyla... Dersten çıkmışız Sevgi bana şarkı söylemeyi öğretiyor, kantindeyiz Burcu ile çay içiyoruz, fotoğraf çektiriyoruz Zeynep, Merve, hepimiz...Kim bilir neyin telaşı içimizde ; Alt metrik uzay nasıl bulunur du? Epsilon-Delta tanımı sorulur mu yine ?
Yağmurda sırılsıklam olana dek yürüdüm, bugün, tüm bunları düşünürken, ilk gün matematik bölümünü bulamadığım küçücük kampüste...
Kim bilir içinde ne güzellikleri biriktiriyorsun yine benim için... Şimdiden canım Selen'e kavuşturdun bile... Yine sana anlatacağım şüphesiz, tüm sevinçlerimi, telaşlarımı ve hüzünlerimi ; her zamanki banka oturup... Marmara yeniden merhaba...

'Uçmak isterdi martı Jonathan...'
İlk gençlik heyecanından mıdır insanın on altılı on yedili yaşlarında en ufak bir şeyden bile mutlu olması? Güzel bir manzaradan, bir bardak demli çaydan, yavru bir kediden, bir dosttan gelen hafif bir tebessümden… Ve her şeyi yeni öğrenmenin telaşından mıdır her yeni güne bir hazine gibi davranması? Son günlerde çok düşünüyorum bunları. Zamanla arttıkça albümlerimizdeki fotoğraflar ve biriktikçe tecrübe edilmiş acılar kırılıyoruz hayata herhalde… Artık güzel manzaralar ertesi günün iş telaşının geçemiyor önüne, demli çaylar iki üç dakikalık çalıntı zamanlara sığdırılıyor, yavru kedileri görmüyor bile gözlerimiz ve her yeni tebessüm yeni bir endişe oluşturuyor gönlümüzde…

Büyüdükçe başımıza bela olan bir çağ hastalığı bu… Bu hastalık ki bulaştıkça bir gizli el sıkar boğazımızı… Sözler söylenemeden biter, mutluluğa dair ne varsa sessiz sedasız gider ömrümüzden… Elimizden de bir şey gelmez sanırız, ‘hayat böyle’ der sineriz köşemize…
Sizin de kapınızı çaldı mı tüm bunlar? Belki de kapıyı bile çalmadan girip kuruldular salonunuza, dağdan gelip bağdakini kovdular!

Oysa yaşamak lazım doludizgin, her geçen anın değerinin bilincinde olmak lazım… Daha geç olmadan, zaman bir cellât gibi bizi kendine uydurmadan, törpülemeden heyecanlarımızı ve öldürmeden içimizde kalan son coşkularımızı, karar verdim ben kendime uyduracağım zamanı… Güzel bir manzaraya karşı bir bardak demli çay ve kucağımda bir kediyle en sevdiğim dostumun yolunu gözleyeceğim…

Çünkü dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun ;
‘ Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana. ‘


HANDE ATAN - 2008
YENİDEN...

Son günlerde değişti hayatımın fon müziği… Tanıdık, hepimizin ezbere bildiği bir Sezen şarkısı oluverdi… Onca Sezen şarkısı varken zihnimde, zamanla artık büyüdüğümü kabullenmenin etkisiyle mi bilmem, içimi acıta acıta yerleşti bu sözler ömrümün şimdiki dönemine…

‘…Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizde
Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
ESKİDENDİ ÇOK ESKİDEN…’


Gerçekten ne vakit şarkılar bizi bu kadar incitmeye başladı? Ne zaman çerçeveler doldu, hatta tekrar tekrar değişti içlerindeki fotoğraflar… Söyleyin gerçek nedeni nedir bu geçmişe özlemimizin, anılarda parçalanması gözlerimizin…

Bu aralar sizin hayatınızın nedir fon müziği? Durup dururken kalbinizin kapılarını çalan, aklınızı çelen? Geçmişinizi önünüze seren, yarını sorgulatan… Belki tam da işinizi yaparken; yarının raporlarını hazırlarken ya da toplantının tam ortasında, ilk gençlik aşkı gibi, düşen zihninize…

Biliyorum elbet yine değişecek hayatımın ritmi, hatta bir dokuz sekizlikle bile paylaşacağım olacak günlerimi…

Ancak o günler gelene dek… Bu günler eskimeden... Yine Sezenimiz’ in dediği gibi… Bu kızı yeniden büyütsem mi?

Yalnızlık...

' Vira vira demir aldı dünya...'
Geç olsa da öğrendim…

Hayat, soğuk bir savaşmış, hem de hemen hemen çevredeki herkesle olan…

Hayat, mütevazılık değil tabiri caizse yırtıklık, fırlamalıkmış…

Hayat, karşındaki canım dediğinde canın çıksın dediğini anlayabilmekmiş…

Hayat, ne kadar çok lüks olduğuymuş yaşamında, arabaların, kıyafetlerin, cep telefonlarınmış…

Hayatta ne kadar değer gördüğün ne kadar içten gülümsediğin ile ilgili değil bu güne dek ne kadar ensesi kalına gülümsediğinmiş…

Hayat, bir dostla paylaşılan sıcak bir çay değilmiş salaş bir kahvede, hayat sözde dostlarını hangi afili mekânlara götürdüğün ve orada ne kadar çok şey ısmarlayabildiğinmiş…

Hayattaki amacın bir iki çocuğa ışık tutmak olmuş olmamış önemli değil, kimse amaçlarla ve çocuklarla ilgilenmez, tuttuğun ışık markalı mı ya da bu iyilik sana ne kadar sükse yaptırır buymuş önemli olan…

Hayat, hasta olduğunda sıcacık geçmiş olsunlar dan değil de bu yaşta hasta olunur mular dan oluşuyormuş…

Öğrendim geç olsa da,

Hayat, dostlar biriktirdiğini sandığın anda sırtından bıçaklanmayı öğrenmekmiş…

Hayat, sürekli işittiğin laf sokmalarla yaşamayı öğrenebilmekmiş…

Hayat, onlar için kendinden bile vazgeçtiğin insanların seni aslında hiç sahiplenememiş olmasıymış…

Hayat, en yakın dostlarının bir kademe bile yükseldiğinde başını ezmesiymiş…

Hayat, hesabı ya kendinin ödemesi ya da alman ödenmesiymiş (en iyi ihtimalle)…

Hayat, sadece iyilikleri için savaştıklarının seni kırmak için bir yol bulmaya çalışmasıymış…

Hayat, ne kadar çok sosyal aktiviten olduğu ve bunları anlatırken altını kalın kalın çizgilerle çizebilmekmiş…

Öğrendim…

VE Öğrendiklerimin en önemlisi;

Hayatta yeni bir kazanım yokmuş…senin için ağlayan, senin için gülen, seni önemseyen, seni seven zaten senin çekirdek ailenmiş…Annen,baban,teyzenmiş…Onların değerini bilebilmekmiş hayat…

VE anladım ki,

Hasta olduğumda sırf ben seviniyorum diye hediyeler alan tatlılar yapan sevgili eşim
HAYAT, SENMİŞSİN…


HANDE ATAN
(Yalova-2009)

Kim Kaldı?

Kim kaldı yanınızda? Hani bir gün bile göremeseniz gününüzün anlamsız geçtiği, hiç bir sırrınızı O olmadan kendinize bile itiraf edemediğiniz… Kendi sevdiğiniz şeylerden çok O’nun sevdiklerini önemsediğiniz, sırf O gülüyor diye güldüğünüz ya da ağlıyor diye ağladığınız… Söyleyin kim kaldı? Başlangıçta çaldı telefonlar, hasret dolu notlar, kenarlarına iliştirilmiş hediyeler, ‘sensiz anlamsız’ diye başlayan satırlar oldu şüphesiz… Sonra azaldılar… Belki de yok oldular tamamen…

Son günlerde video paylaşım sitelerinde sıkça rastlanan görüntülerden biri ‘Vefalı Aslan’ … Görüntülerdeki kişiler aslanımızı bebekken buluyor, bakıyor, büyütüyor ve yasalar gereği bir süre sonra ormana salmak durumunda kalıyorlar… Aradan yıllar geçiyor ve aslanı çok özleyip onu bıraktıkları ormana gidiyorlar, belki görürüz umuduyla, sizi parçalar, kendinizi tehlikeye atıyorsunuz diyenlere inat… Aslanla karşılaşıyorlar nihayet, bizim kocaman ormanların kralı görünce ona yıllarca bakanları, yüzünde şaşkın bir ifadeden sonra koşuyor ve atlıyor boyunlarına, sarılıyor, insan gibi! , yalıyor yüzlerini öpüyor, bir birine sarılıyor bir diğerine…

Şimdi düşünün o çok sevdiğiniz dostunuzu, hani onsuz neredeyse nefes bile alamadığınız zamanlarda, O’nun hiç anlam veremeyeceği bir şekilde terk etseniz, yapayalnız bıraksanız bilmediği bir coğrafyada… Yıllarca aramasanız, sormasanız… Sonra günün birinde… Gitseniz yanına... O çok sevgili dostunuz ne yapardı sizi görünce? Bizim vefalı aslan gibi sorgusuz sualsiz koşup boynunuza sarılır mıydı? Yoksa aksine bizim aslandan, aslında beklediğimiz gibi, ’ben zaten kralı olmuşum bu ormanın, ne yapalım beni bakıp büyüttüysen, o eskidendi ‘ mi derdi?

Hangisi? Eğer yıllar sonra hala özlüyorsanız O’nu ve O hiç düşünmeden açıyorsa size kapılarını sonuna kadar… İşte aslında O kalmıştır yanınıza şu kısacık hayat yolunda…

Şimdi size düşen… Vakit kaybetmeden, bir iki satır yazmak eski dosta ‘sensiz anlamsız’ ile başlayan…


HANDE
(2008-Bursa)

Baba ve oğul..

Ahh İstanbul...

Sonunda az da olsa dindi hasretimiz..3 günümüz senin sokaklarında,senin havanı soluyarak ve tekrar tekrar senin güzelliklerine hayran olarak geçti..Ne de güzel geçti..

Tadımlık..Kadıköy'ümüzden İstanbul manzarası ...

İstanbul özlemi tavan yapmışken...

O’nu ilk gördüğümde on altımdaydım… O kadar ihtişamlı bir şekilde çıkmıştı ki karşıma, başımı döndürmüştü güzelliği… Sesi, kokusu, tavrı, her şeyi bambaşkaydı… O güne dek gördüklerimden bambaşka… Galiba o gün bağlanmıştım O’na… Müziği çalmaya başlamıştı kulaklarımda, engel olamazdım, bilemezdim bir daha hiç susmayacağını… Keşfedilecek çok şeyi vardı şüphesiz. O an içimde bir korku oluştuğunu hatırlıyorum, elbette göremeyecektim her halini, kim bilir o güzelliğin altında ne acıları ne hayal kırıklıklarını biriktirecekti… Ama emindim bana hep böyle gülümseyecekti…

Birkaç saat sonra ayrıldım O’ndan. Uzaklaştıkça özledim, özledikçe yenilendim, yenilendikçe karıştım hayata… Özleyip durdum, bekledim O’nu bir süre… Sonra… Yıllar ve yollar getirdi sevdiğimi… Beraber çok şey paylaştık… Beraber demlendik, beraber ertelendik, beraber sersemledik… Kollarında büyüdüm sanki… Ben büyüdüm O daha çok sevdi beni…

Şimdi mi? Şimdi ayrıldı yollarımız… Öyle çok şey var ki O’nu anlatan, en başta şarkılar… Bilseniz nasıl kanatıyorlar içimi… Görüyorum bazen O’nu, bensiz nefes alıyor… Yine martıları uçuyor vapurlarında… Günden güne artıyor sevdalıları… Kaybetmemiş hala ihtişamından bir şey… Duyuyorum herkes O’nu konuşuyor… Ben susuyorum.

Getirir mi O’nu tekrar yıllar ve yollar? Her sılanın var mıdır bir vuslatı? Bekler mi O beni hiçbir şey değişmemiş gibi, sokakları, vapurları, martıları ve yağmurları ile?

Beklemese bile, değişse bile her şey, ben karışsam bile O olmadan hayatın tam göbeğine, dilimde O’na yazılmış en sevdiğim şarkı olacak yine…

‘ Bana bir masal anlat baba, içinde tüm sevdiklerim, içinde İSTANBUL olsun… ‘


HANDE
( Mart 2008 Bursa)

Günbatımı..

Yalova, Yürüyen Köşk'den...



Ayvalık, Şeytan Sofrası'ndan...


(Daha önce benzerini hiç görmediğim kelebeğe Ayvalık'da rastladık..Normal bir kelebeğin iki katı büyüklüğünde,birbirleriyle son derece iletişim halinde ve hatta kavga eden bu tür ayrıca iyi bir fotomodel...)
Bir Garip Özgürlük..
Ekmek Parası..
Yürüyen Köşk
Sessiz

Biraz Mola